Haber. Etkinlik.

Röportajlar
“Bu bitkiler doğa ve kültür ayrımını kökünden sarsıyor, bunu anlamak benim için çok önemli oldu. Şehirde bizden izin almadan başka bitkilerin yetişemeyeceği yerlerde yetişiyorlar bu yüzden bize rağmen şehirliler.
 
(…)
 
Bu davranış biçimi insanı merkeze koymadan bakmayı öğretiyor. Örneğin insanı doğayı yok eden “kötü kalpli” bir canlı değil, bizzat ekosistemin bir parçası olan başka bir istilacı tür olarak tanımlamak da mümkün. Diğer yandan doğal ya da yapay yıkımların biz sevsek de sevmesek de canlılığın devamı için zorunlu olduğunu farkettim. Doğada bir denge, iyi ya da kötü taraf, olması gereken bir hedef yok, doğa neyse o. Bunu kabul edebilmek benim için uzun zaman aldı.”

"Sanılanın aksine şehre ve insana direnmiyorlar, hatta biz onlara karşı direniyoruz. Yarım asırdır köklerini kurutamadık çünkü bizden daha yetenekliler; spontan bir şekilde, dağınık ve merkezsiz olarak çoğalıyorlar."

“Şehrin içinde farklı ışık, nem ve ısı alanları, iç içe geçmiş onlarca mikro site var. Ben tam olarak bu alanlarla, farklı ölçeklerden bakmayı deniyorum. Örneğin yollar, suyun rögarlara doğru akması için eğimlidir. Bu nedenle tohumların yol kenarlarında hayatta kalma şansı daha yüksektir çünkü bu bölgeler daha nemlidir ve alan sınırlarına yakın olduğu için bitkinin ezilme ihtimali daha düşüktür. Ve hatta eğer o yol kenarında küçük bir çatlak varsa bitkinin büyüme ihtimali daha da yüksektir.
 
Dolasıyla insan türünün kendi için yaptığı tasarımlar, insanın istemediği canlı türlerinin uzamla kurduğu ilişkilerde kendi çıkarlarına kullanılabiliyor. Tersini de, yani bitkilerin yapıları değiştirmesini de düşünebiliriz. Örneğin, cennet ağacı (kokar ağaç) binalara hasar verebiliyor ya da bir çok ot türü tarihi yapıları parçalıyor ve tarım arazilerini kullanılmaz hale getiriyor; buna karşın erozyonu engelleyebiliyor, olumsuz elementleri bünyesine alabiliyor vb.
 
Şehirleri coğrafyanın üzerine yayılmış büyük kütleler olarak hayal edin. Bu kütle sürekli hareket ediyor, yenileniyor hatta bazen yok oluyor. Sokak bitkileri de parçalanmış öbekler halinde bu kütleye entegre oluyor ve onunla birlikte hareket ediyor. Tıpkı bilim kurgu filmlerindeki akışkan yaratıklar gibi. Bu ölçekten insan ve bitki ilişkisine bakınca, artık organik, doğal, yerli, istilacı, egzotik ve vahşi gibi ikili karşıtlıkları kolay kolay kuramayacağımız bir resim ortaya çıkıyor. Bu otları biraz da bu yüzden seviyorum. Doğa deyince sadece ormanları ve ovaları düşünen naif bir yaklaşıma izin vermiyorlar. Bu bitkilerin evi şehirler, ormanda koca ağaçların arasında hayatta kalamıyorlar. Sevmediğimiz bu komşularımızı daha yakından tanımak gerekli çünkü muhtemelen onlardan asla kurtulamayacağız. “